24 Ekim 2009 Cumartesi

İnanç ve Tanrı’yı bayağılaştırma ya da Fanatik Cehâlet: Allah sevicilik, Hikmet-fürûşluk, Allahçılık, Hâriqu’l-âde-perestlik


İnanç ve Tanrı’yı bayağılaştırma ya da Fanatik Cehâlet: Allah sevicilik, Hikmet-fürûşluk, Allahçılık, Hâriqu’l-âde-perestlik


Esasında her şey 1. Dünya savaşı ile başladı… İslam coğrafyası Batı tarafından maddi-manevi işgal ve her yönden saldırıya maruz kalmaya başlayınca, Müslüman milleti kendini sorgulamaya başladı: Ziya Paşa’nın deyişiyle “İslam imiş devlete pa-bend-i terakki” mi acaba diye bir hesaba çekme, hesaba çekilme. Zorunlu bir soru. Gerçi Ziya Paşa, ‘Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı.’ diyerek soruyu eleştirdi ama… Gerilemenin, geri kalmanın, işgale uğramanın sebepleri araştırılmaya başlandı. Bu sebeplerin tespit edilenleri arasında en klişeleşeni “Müslümanların çağın gerisinde kaldığı, pozitif bilime ayak uyduramadığı, bilimsellikten uzak kaldığı” yönündeki çıkarsama oldu. Ve yine Müslüman bilginler ve aydınlar kendilerince –yine klişe- bir çözüm geliştirdiler: Batının ilim ve fennini almak, kültür ve örfünden korunmak…
Bunca hengame arasında, e tabi, ne şiş yansın ne kebap, diye de düşünüldü: ‘Kur’an’ı pozitif bilimle uzlaştırmak ve pozitif bilime Kur’an’dan referans bulmak elzemdir…’
Bu uğurda ilk çalışmalar Mısır coğrafyasında, Mısırlı Nevfel önderliğinde başladı. Dr. Abdurrezzak Nevfel… Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Allah ve Modern İlim 1-2, (Allahü ve’l-ılmül Hadis, el-İslam ve’l-ilmu’l-Hadis) ve Nevfel’in ortaya attığı Kur’an’ın sayısal mucizeliği ve bu yöndeki bilgisayar hesaplamarına dayalı çalışmaları… Mısır’da Nevfel’in çalışmalarını Reşad Halife gibi rijit isimlerin yanı sıra Tantavi Cevheri gibi alimlerin teori ve eserleri izledi…
Abdurrezzak Nevfel’in eserleri Türkçe’ye de çevrildi; özellikle 1980li yıllarda hayli revaç da buldu, bununla da kalmadı, Türkçe’de özgün eserler telif edilmeye başlandı. Yine 80li yıllar… Safvet Senih müstear ismi ile yazan (Hüseyin Bayram ve İsmail Yediler müstear ismi de adı geçecek bu yazara aittir) Abdullah Aymaz; Yaratılış ve Kader, Kaderin İlmi İsbatı, Ölüm ve Diriliş, Kur'an ve İlimler, Zeka Tomrukları, Hep Taze Mucize, Ruhlar ve Ötesi, Şüpheler Üzerine, Kelimeler Armonisi, Hadislerin Işığında Hadiseler, Gaybın Haberleri, Hikmet, Dışa Yansıyan İç Dünyamız (1-2), Miraç Şehsuvarı, Hücre Devleti ismindeki kitap ve kitapçıklarında, aslında zaten bulunmuş olan bazı bilimsel gerçekleri “Bak, 1400 yıl önce Kuran’da zaten vardı!” anlayışyla temellendirmeye ve Kur’an’ın mucizeliğini dillendirmeye
çalışıyordu. Bu kişinin mensubu olduğu cemaatin dergi ve yayın organlarında da mucizevi olaylar resimlerle –sözde delilleriyle- çarşaf çarşaf yayınlanıyordu. Bu durum hala devam etmekte.
Ne zaman ki Neil Armstrong ve Edwin Aldrin, ay üzerinde o, insan için çok küçük insanlık ve bilim adına ise çok büyük ilk adımı attılar, bu noktada bir dönem daha başlamış oldu. Efsane ve gizemli öyküler, söylentiler birbirini kovalamaya başladı. Neil Armstrong ay yüzeyinde o hafif adımlarını zıplamavari şekilde atarken işittiği sesi, İstanbul’da dünyaya inince işitip anlamlandıracak ve ezan olduğunu öğrenecekti. E tabi hidayete erecekti. Fakat kendisinin Müslüman olduğu palavrası hiçbir zaman şehir efsanesi –daha doğrusu uzay efsanesi- olmanın ötesine geçemeyecekti. Kaptan Cousteau’nun(Jacques Yves Cousteau), tatlı ve tuzlu suyun birbirine karışmadan aktığı yeri(Cebelitarık boğazının derinlikleri olmalı) bulduktan sonra bunun Kur’an’da bahsedildiğini öğrendiği ve akabinde ve detayında, derhal ve behemehal imana geldiği de keza öyle.
Esasında ‘Mohammedanist’ denmeye şayan Goethe’nin gizli bir Müslüman olduğu ve –en azından- Muhammed Peygamber’in sevgisinin kendisini kurtarmaya yeteceği kuruntusu da Müslüman hafızasındaki kompleks ve aczin ve de zafiyetin göstergesi olarak yerini aldı ilerleyen yıllarda…
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu beyhude çaba ve kompleks sürdü gitti, sürüp gidiyor… Ne de olsa, Kur’an 1400 yıl önce bu hakikatlere işaret etmişti, bu Kur’an’ın bir mucizeliği değil de neydi, Modern Bilim(her nedense Müslüman milleti bu tamlamayı, ‘o…spu çocuğu’ tamlamasının insanda uyandırdığı tiksinti, iritasyon ve nefret havasında kullanır, işiteni de o havada işitir.) Kur’an’ın 1400 yıl önce ulaştığı ve işaret ettiği noktaya bugün daha yeni gelebiliyordu… Fakat kimse sormuyordu: Madem Kur’an 1400 yıl önce bu gerçekleri aslında söylemişti de, Müslüman milleti bu gerçekleri keşfetme şerefine neden erememişti? Neden bu şeref ‘Batılı’ya(Müslüman zihni, kısmen haklı olsa da, ‘mutlak hayvan’ anlamında kullanır bu sözcüğü) nasip olmuştu? Kimse sormadı çünkü, bilimsel bir gerçeğin keşfi, bulunmuş ve ispatlanmış bilimsel bir gerçekliği Kur’an’a onaylatmak/söyletmekten ve ayetten delil bulmaktan çok zordu. Ve medrese ve okullarda bilim adına –ilim demek daha doğru, tabi sadece bu cümle içerisinde daha doğru- hayz u nifas ahkamı ve taharet ve sular bahsi okumak daha cazipti. (Bu arada yabancısı için Fıkıh Sözlüğü: Hayız ve Nifas ahkamı, kadının sıvı haliyle ilgili bir dizi hükümden müteşekkildir. Taharet ve Sular bahsi de insanın katı sıvı ve gaz haliyle ilgilenir.)
Derken, bu tavır bir halet-i ruhiye kimliği kazandı: Kur’an’ın mucizeliğini, her şeyi önceden söylemiş olduğu tezini, bilimin Kur’andan ilham aldığını ve Kur’an’ın bilimden çok önce bilimsel gerçekliklere işaret etmiş bir kutsal metin olduğu savıyla insanları imana getirme ve İslam’a davet çabası. Öküzün altında buzağı ararcasına basite indirgenmiş hikmet avcılığı ve bu hikmetleri ve incelikleri aleme satma hastalığı: Hikmet-füruşluk ve olağanüstü olaylara tapma derecesinde bağlanma… Gözümüzün gördüğü, kulağımızın duyduğu her şeyde yaratıcının somut izini, imzasını ve mührünü arama hastalığı…
Az mı duyduk, gördük; “İçinde Besmele çıkan ağaç ve kütük parçalarını, ortasında Allah yazan domatesleri… Üzerinde Muhammed yazan koyunları… Sabah ezanı okunurken gökyüzünde beliren yüz ve göz resimlerini… Kayanın üzerindeki şekil, resim ve ayetleri… Secdeye kapanmış insan şekline benzeyen kayalıkları ve boğazlanırken Allah ismini tesbih eden inekleri…Bal peteğini Allah kelimesi şeklinde dolduran arıları”..? Duyduk, gördük, ama yetinmedik… Her baktığımız şeyde benzerlerini arama hastalığına tutulduk… Gördüğümüz, ya da fotoğraflarla bize sunulan sözcük, yazı, satır ve kelimelerin kaçıncı yüz yıl Arap harfleriyle yazıldığına bile bakmadan… Arap harflerini bile kutsadık… Sanki, yaratan her kimse, yarattığı her şeye elif-ba cüzündeki harflerle imza atıyordu…
Şirke yolculuk başladı derken…Bilimi dize getirelim, inanmayanın alnına şöyle bir çakalım derken nesneler/objelere, ineklere-koyunlara, taşa-kayaya, domatese ve gökyüzüne kutsallık atfeder olduk… Ziyaretlerine gittik; yaratıcının sözde imzasını görmek için…
Geçenlerde ajanslara bir haber düştü. “Rusya’da kolunda ve bacağında ayetler beliren çocuk! Şok, şok!! Bu bir mucize mi yoksa kıyamet alameti mi? İlahiyatçılar canlı yayında cevaplıyor…” repliği ile verildi haberler…. Çocuğun kolunda-budunda beliren şey ise, gerçekte ne belirdiği muamma aslında, dövme bile olabilir, hatta sihir, anlamsız Arapça harfler, harekeli(!) kelimeler, ve galiba yanlış görmediysem ‘Allah’ lafzı. Allah’tan, Moskova müftüsü dirayetli bir açıklama yaptı da, gaza gelinmemesi gerektiği ve bunun bir sahtekarlık olabileceğini ifade etti… Fakat Müslüman milleti çoktan bebeğin bulunduğu evi türbeye, bebeği de puta çevirmiş durumda… Şeyhlerin sakallarını öpüp, terini yalayanları çok görmemek gerek.
Bu olayların ve durumların sonu geleceğe benzemiyor pek… Esas sorun aslında şu: Bir gün bir ağacı kestiğimizde ortasında Karl Marx’tan bir aforizma yazılı olduğunu görürsek ya da gökyüzünde büyük harflerle ‘Saint Sai Baba’ yazısı görürsek? Koyun ya da ineğin üzerinde ayan beyan ‘Das Capital’ yazıyor… Ya da ormanda bir ayıyı yoga yaparken gördünüz… Karl Marx’ı bir peygamber gibi, Saint Sai Baba’yı bir veli gibi, ayıyı mübarek bir hayvan ve Hinduizmi, uzak doğu dinlerini ve yogilerı bir tarikat sisteminin unsurları gibi kutsayabilecek misiniz ve kafanız karışmayacak mı?
Bir de… İsterseniz bunların hepsini boş verin. Evrendeki eşsiz düzeni, uzayın derinliklerini, hassas dengeleri, iki ayak üzerinde nasıl dengede durabildiğinizi düşünün! Kulağınızın içindeki salyangozun sıvısı çalkalandığında neden başınızın döndüğünü ve kendinizi yerde bulduğunuzu, aynı sudan beslendiği halde farklı farklı meyve veren ağaçları düşünün! Ya da bunları da bırakın! E= mc2’yi, aynı suyun tekrar tekrar nasıl yağmur olarak döndüğünü, sera gazlarının dünyanın sıcaklığını neden artırdığını yahut amuda kalktığınızda yuttuğunuz suyun ve yediğiniz şeylerin neden ve nasıl midenize gidebildiğini… İsviçre’de Cern Laboratuarı’ndaki bilim adamlarının neyin peşinde olduğunu ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısını… Ortalama zekayı hayrete düşürebilecek, kafasını karıştırabilecek dengeleri ve var oluşu… Var oluşun peşinden koşmayı…
Çakma deliller, fason gerçeklikler mi? İnancı sıradanlaştırmak, takım tutarcasına Allah tutmak, olağan üstü gibi gözüken olayların efsununda boğulmak mı? Ya da yaratıcının, Tanrı’nın ya da Allah’ın her ne derseniz deyin, imza atmaya gerek duymadığı kompleks sistem ve eşsiz yapıtların derinliğine erişebilme çabası… Kur’an’ın davet ettiği hangisi, aslında çok açık…

“O kafirler, develerin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl birer kocaman direk gibi dikildiğine, yer yüzünün nasıl halı gibi ayaklarının altına serildiğine bakıp da ibret almazlar mı hiç..?!” (Kur’an / Ğaşiye 17-20)

Kafirlerin yanında; biraz da Müslümanlar bakıp ibret almayı denese… Yarışanlar bu uğurda yarışsa? Çünkü yaklaşıyor yaklaşmakta olan ve geri kalmış, arkadan gelen..!

18 Ekim 2009 Pazar

"Abdullah İbn-i Abbas (r.a) GİYİM" Yine Konya'dan... Yine yorumsuz... Yine 'vallaha şaka değil...' ::))


Küçük resim hatırlayacağınız üzere -blog arşivine bakınız- büyük resmin yerinde 4 ay önce asılı duran yazı.... Sahabe arasındaki ticari ilişkiler hayli gelişmiş... Komisyoncunun kiracısı trikocu... :)

11 Ekim 2009 Pazar

U.S Army (ABD Ordusu) Arşivinden Anlamlı(!) Bir Fotoğraf!



ABD karargahında çekilmiş bu fotoğrafta galiba yarbay, küre üzerinde Türkiye'yi eliyle gösteriyor. Resim büyütülüp dikkatle bakıldığında ise, Van ve Hakkari, ya da Kuzey Irak arasını işaret ettiği rahatça görülüyor. Şaşılacak pek bir şey yok, şaşırmadık ama manidar doğrusu... Fotoğrafın tarihi konusunda bilgimiz olmamakla birlikte, elimizdeki seriden, Kore harbi(işgali dememiz gerek) yıllarına ait olduğunu söyleyebiliyoruz. Ordu arşivi dışına nasıl çıktı bilinmez ama, arkasındaki yazı gereği, U.s Army'ye ait olduğu referansını gösterelim dedik. Neticede, tarihten bir hatıra daha...

09 Ekim 2009 Cuma

Tarihten Bir Hatıra: 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi Münasebetiyle Basılmış 'Darbe Tebrik Kartı'...

27 Mayıs 1960 askeri müdahelesinden -muhtemelen- sonra sınırlı sayıda basılmış, matbu kartın üzerinde kısmen el işçiliği ile yapılmış(kırmızı simli kısımlar) darbe tebrik kartı... Belirli kişilere gönderilmiş ya da bazı evrak, dosya ve eserlere iliştirilmiş... Tarihten bir hatıra...

28 Ağustos 2009 Cuma

Herkese biraz Sekülerizm... İYİ GELİR...!

İçinizdeki Hacı'yı durdurun. O sizi durdurmadan!



5 gün sonra yayında... dedik ama; galiba Ramazan dolayısıyla kapalıyız... Yazasım gelmiyor. Ama Yazılacak. Bekleyin...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Nerdeymiş O Eski Ramazanlar?



MÜZAYEDE, HEZEYAN, YİNE BAYRAM... VE BİZİM RAMAZAN

'Müzayede'


Çocukların ilk orucu… İlk orucu tutan çocuk, teşvik ve taltif sadedinde akşam müzayedeye çıkarılır; onun ilk orucu açık artırmayla satılırdı. En yüksek fiyatı veren orucu satın alırdı. Bu, çocuğa bir moral olur, ve oruca bu moralle alıştırılırdı çocuk. Bu müzayedeye ben, “müzayede-i savm” diyorum. Orucun açık artırması... Orucun satışı.
Hayatın, helal yoldan kazanılan, ilk, en saf ve bereketli kaymesi. Bunun adı “Ramazan Bereketi”.
Aslında, bir safsata ve hezeyana sözü getirmek istiyorum:


-Nerde o eski Ramazanlar...?

-Peeeeehhhhhhhhh...

Ramazan geldi mi duymaktan bıktığımız klişedir bu. 60, 70, 80, 90’lık ihtiyarların kulak paslandıran sayıklaması...
Peki, ne vardı o eski Ramazanlarda? Şuursuzca hasreti çekilen, özlenen...
-Hiç bir halt yoktu; hiç bir halt!
En yumuşak ifadesiyle ağız alışkanlığı ya da söz söylemiş olmak. Laf olsun diye laf. Anlatacağı kalmayan, daha doğrusu olmayan, maziye dair söyleyecek tek sözü bu olan, kalbi kör olmuş pir-i faniler... Hele bu klişe bir de doğma-büyüme İstanbullu(ne demekse; köy kökenlinin züğürt tesellisi olmalı)ağzından döküldüyse eyvah... Beyninizi iğfal eder...
Eleştiri okları bir yana, ne vardı gerçekten o eski Ramazanlarda? Onların o eski Ramazanlar dediği, erken 1900’lü yıllar. Daha doğru ifadesiyle 30 ve 40’lı yılların Ramazanları. Batı tarzı eğlencenin telkin, empoze ve enjekte edildiği yıllar. Batı tarzı eğlencenin, sur içine girdiği yıllar... Direklerarası rezaleti... Direkler arasına hapsedilen Ramazan. Üç-beş saçma sapan temsil, batı mahsulü üç-beş Ramazan(!) tiyatrosu... Ve ibadet değil, eğlence(!) –nemenem bir eğlence olduğu da ayrı tartışma- mevsimi Ramazan! Tombala, popcorn, kar... Kadir gecesi de havai fişek... Bu mu özlenen?
Yerin dibine batsın o eski Ramazanlar. Yerin dibine batsın!
Halbuki Ramazan, her zaman Ramazan.
Siz hangi Ramazan’ı özlüyorsunuz bilmem. “O eski Ramazanlar”’ı mı? Direklerarası, orta oyunu temsiller mi? Sizin olsun! Ben, masumların ilk orucuna talibim.
Çünkü bu müzayedede alan kârda, satan kârda. Çünkü bu alışverişte sapla saman ayrı! Halbuki Ramazan, her zaman Ramazandır!
Ve bayram! Yine bayram , yine bayram. Bayram; her zaman bayram! Hazır, bayram da gelmeden; bir oruç da sen satın alsan?



18 Temmuz 2009 Cumartesi

Mühtediler İçin Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 3


Mühtediler İçin Sağlıklı Dinsel Yaşam ve Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Esasları ya da İslam for Dummies ya da Fundamentals for Converts


Artık bu bölümde mühtediler için önem arz eden Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Esaslarını(imanın ön şartları) sıralamaya başlayabiliriz:

1) Mühtedinin öncelikli bilmesi gereken –farz olan- şey, Müslüman olmasıyla, evrenin huzura gark olup kurtulacağı zannına kapılmaması gerektiğidir. Müslüman olan kendine Müslüman olmuştur, olmalıdır.
2)
Mühtedi, Ortodoks Hurafeci Müslüman kitlenin gazına gelmemelidir. Önceki yaşamını inkar edip örneğin ilgilendiği sanat dalları ya da müzik gibi uğraşlarını terk edip, ilahi okuyup, hattat olmak ya da neyzen olmakla Müslümanlığının mükemmelleşeceği tamamen palavra, tatava bir husustur. Cat Stevens’ın akıbeti herkese ders olmalıdır. Çalgı aletlerini reddedip, hatta ağır sözler sarf edip, salt sesle müzik yapmaya çalışmış(daha doğrusu ilahi türevi saçma besteler(!) yapmış, tutmayınca da tekrar enstrumanlı müziğe dönmüştür. Tükürdüğünü yalamıştır. Kısacası altından kalkamayacağı bağnazlığa girmemelidir.
3) Bir Mühtedi için en önemli ahlak ilkesi “hızlı koşan atın boku seyrek düşer” gerçeğidir. Abartmaya lüzum yok çünkü bu dinin ilk kuşağı(sahabe, tabiun, ve 3. kuşak Müslümanlar) ve bu dinin peygamberi ve bu dinin(kasdımız İslamdır) önde gelen kişilerini Müslümanlık noktasında-ibadetler açısından- sollamanın imkanı yoktur. Mühtedi giderken onlar geliyordu unutmamalı! Öküz olmadan göpe sıçmanın, destursuz bağa girmenin, çubuksuz tütün içmenin ne alemi var canım…
4)
İslam’da en önemli ahlak ilkesi haddini bilmektir. Mühtedilerin en büyük zaafı budur. Müslüman olur olmaz önce yobazlaşır sonra modernistleşir… Dinin gelenek ve birikimini, geleneksel alimleri ve inanışları alaycı tavırlarla eleştiren mühtediler tarihte çokça görülmüştür. (Engin Noyan ve Muhammed Esed örneği –ki Esed’in Müslüman olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim vardır; kanaatim, Yahudilikten asla vaz geçmediğidir, eserlerinden de Müslümanlığı hazmedemediği rahatlıkla anlaşılabilir.)
5) “İstismar dünyanın en büyük ahlaksızlığıdır.” Mühtedi, ilahi okuyup, İslami/dinsel içerikli kitaplar yazmakla, televizyonlarda İslam adına ahkam kesmekle, gökten yeni bir İslam indirmeye çalışmakla, saç sakal bırakmakla, umreye-hacca gösterişle ve kameralar nezaretinde gidip gelmekle sempati toplayabilir ve toplamaktadır da ama aslında yaptığı, meselenin kaymağını sıyırmakla yaptığı, cehennemine odun biriktirmektir. Buna teşebbüs etmemelidir.
6) Ve son olarak, sen, ey mühtedi! Sakın kendini ihtida etmekle ve tövbekarlıkla nimetten olmuş saymayasın! Bizi, eski yaşantın ve inancına dönmekle tehdit etmeye kalkmayasın! Çok da umurumuzda değil, hatta hiç umurumuzda değil! Senden görmek istediğimiz içtenlikten başka bir şey değil. Sen de sıradan bir Müslümansın, ve biz sen yokken de müslümandık…


b i t t i. . .

28 Haziran 2009 Pazar

Bu Pazar Bütün Sahillerini, Meydanlarını, Parklarını Dolaştım İstanbul'un... Uygarlığı Aradım; Kamusal Alanlardaki İnsan İzlerinde...

Yarım suratlı madam... Mine Hanım'ı esasında pek sevmem. Kalaycılıktan nemalanmıştır hep... Ama bugün, İstanbul park, bahçe ve sahillerinde gördüğüm manzara, madamın bir kaç yıl önceki yazısını anımsattı bana... Hak verdirdi hatta... Statükoculuk gerekli... Toplumsal görgü ve uygarlıktan nasibi olmayan toplulukların baskı ve törpüleri altındaki aristokrat/medeni sade vatandaş kitleleri açısından özellikle... Bu manzaradan kurtulmamız lazım... Her nasılsa... Yazısındaki ideolojik unsurları en azından sadece bu sefer görmezden gelerek Mine Kırıkkanat'ı tekrar okumanızı tavsiye ederim... Ama alıcı gözüyle... İronilerin farkına vararak... Durum tespiti yapmaya çalışarak... Gezdim, gördüm, utandım... Kızdım. Hak verdim... Yazıyı alıntılıyorum, buyrun...




Halkımız eğleniyor




Dünyayı harmanlayan her Türk, sanırım İstanbul Atatürk Havalimanı'yla gurur duyar. Pek çok Batılı benzerinden bile daha modern bu altyapı, Türkiye'nin 'Arap olmayan' yüzünü ağartmaktadır. Öyle ki, geçen yıl turistik bir Mısır turundan Paris'e dönerken İstanbul'da aktarma yapan bir Fransız arkadaşım, 'Aradaki farkı sana anlatamam,' demişti. 'Kahire havalimanından sonra Atatürk'e inince, hepimiz uygarlığa kavuştuk diye sevindik. Avrupa, Atatürk Havalimanı'nda başlıyor!' Ve bitiyor, sayın seyirciler. Mevsimlerden yaz ve bir pazar günü, Atatürk Havalimanı'ndan Türkiye'ye giriş yapan insan, 'sahil yolu'ndan geçmek gafletine düşerse, ne denizi görür, ne havasını alır, kendisini devasa bir mangalda bulur, pişmese bile tütsülenir. Belediye, halkımıza hizmet yarışında Sahil Yolu'nu bir güzel çimlemiş ve sanırım, üzerinde yürürler, oynarlar ya da en fazla yatarlar, sanmıştır. Çünkü Türk'ün mangal tutkusuna, zaten Belgrad Ormanları, Çamlıca tepeleri ve daha pek çok yeşil alan feda edilmiştir. Buralarda, ağaçlar füme dil, yapraklar dallar közlenmiş patlıcan görünümü arz etmekte, dağları taşları saran kebap dumanı 'Keşke çiğ yeseler' dedirtirken, kesif et kokusu yamyam olmadıklarına hayıflandırmaktadır. Sahil Yolu'nda ise, kilometrelerce uzunluktaki çim alan kenarından geçen arabalardaki seyircilerin görüş zaviyesinde olduğundan, manzara da mangal düzeyindedir : Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı! Atatürk Havalimanı'ndan sonra, mevsimlerden yaz ve pazar günleri, Sahil Yolu'nda Arabistan bile değil, Etiyopya'nın ete doymuş hali, 'Etobur İslamistan' başlıyor, sayın okurlar. İstanbul olmayan ne varsa, İstanbullu olmayan kim varsa orada: Son beş yılda 4.5 milyon artıp, 3 milyonu İstanbul'a akan nüfusun güruhu çimde etleniyor pazar günleri. Tabii ki onların da eğlenmeye, dinlenmeye hakları var. Ama burada mı, böyle mi ? Halkımıza hizmet yarışındaki belediye, İstanbul'un Anadolu yakasında, Şaşkınbakkal'dan Fenerbahçe'ye uzanan bir kumsal şeridi yarattı bu yıl. Maksat, Caddebostan'ın nostaljik plaj kültürünü canlandırmak, hatta yayıp uzatmak. Sonuç gerçekten güzel oldu : Yeşil alanından kumsalına, şezlonglarından şemsiyelerine Cote d'Azur'u andıran bir düzenleme yapıldı. Zaten sonuç güzel olduğu için başarısı paylaşılamıyor, Kadıköy Belediyesi ben yaptım diyor, İstanbul Büyük Şehir hayır, ben yaptım. Her neyse, açılışı Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, mankenler eşliğinde denize girerek yaptı. Ne var ki 1930'ların Caddebostan plajı modernitesini akla getiren açılıştan yalnızca bir gün sonra, 2005'in realitesi teslim aldı kumsalı, yeşil alanı ve sunulan tüm hizmetleri : Ümraniye plaja indi. Bırakın mayoyla denize girmek, sahilde laf atılmadan yürümek imkânsızlaştı. Tesettür anaları kumsalda mangal yeller, babaları don paça yatarken, irili ufaklı danaları da pamukludan dalgıç tulumlarıyla suda cıp cıp yapıyorlardı. Açılışın ertesi günü konulan mangal yasağı bir işe yaramadı, yalnızca iki gün sonra oturulsun diye halkımızın hizmetine sunulan tahta banklar, parçalanıp yakılmış, daha doğrusu mangala odun yapılmıştı. Şimdi bu sahillerde sabah yürüyüşleri yapan 'creme de la creme' Kadıköylüler, İslamistan varoşlarının işgal ettiği denizlerine ve kumsallarına bakıyor, lanet yağdırıyorlar halkımıza 1 milyon karşılığında plaj hizmeti sunan belediyelere. Ben de kendilerine sormak isterdim : Neredeydiniz o varoşlar oluşurken, hangi partiye girip kaliteli sesinizi, dünya görüşünüzü duyurmaya çalıştınız, ne kadar ilgilendiniz politikayla? Gecekondular denize inmez, eşkiya sizin yolunuzu da kesmez mi sandınız?

25 Haziran 2009 Perşembe

İSRAİL SEÇİMLERİNİN ARDINDAN...


Filistinli bir gazeteci yazar tarafından İsrailin Seçim sonuçlarını açıklamasının hemen ardından kaleme alınmış bir yazı... Değerlendirme/yorum ya da öngörüler... Yazar hayli isabetli tesbitlerde bulunmuş gözüküyor. Şu anki durum ve yazıdaki öngörüleri karşılaştırmanız için yayınlıyorum...


İsrail Seçimleri ve Filistin Barış Görüşmelerinin Geleceği*


Nebil Mahmoud al-Sahly**

(İsrail’de Siyasi Harita, Kurulması Muhtemel Yeni Hükümet, Barış Görüşmelerinin Geleceği)

İsrail 18. dönem Knesset meclis seçimleri ve düşündürdüklerinden bahsetmeden önce ön bilgi olarak şu noktaları belirtmeliyiz: İlk İsrail genel seçimleri 1949 ocak ayında yapıldı. Sözü geçen kurucu meclise Knesset isminin verilmesi ve 120 üyeden oluşması kararı da aynı tarihte gerçekleşti.
İsrail devletinin kurulduğu 1948 yılından Likud Partisinin ilk defa yönetimi devraldığı 1977 yazına kadar ise hükümet yönetimi İşçi Partisinin elindeydi.
Her genel seçim öncesi Knesset meclisinde daha fazla sandalye almak uğruna yaşanagelen partisel hareketlilik; cepheleşmeler, parçalanmalar, kopuşlar, iltihaklar ve seçim ittifakları… Seçim sonrası ortaya çıkan durum ise genelde hep aynı oldu: Siyasi, toplumsal ve ekonomik hayatta yakın ya da aynı duruş ve amaçları olan partilerin koalisyon ya da cephe hükümetleri kurmaları.

İsrail’de Politik Manzara

İsrail’de şu ana kadar, başka bir deyişle İsrail devletinin kuruluşunun üzerinden geçen altmış küsür senedir değişmeyen siyasal olgu, zamanla ya da seçimde her partinin kendine destek ve güç sağlama amacı gerçekleştikten sonra, ittifak ve seçim bloklarının neredeyse tamamının yıpranıp tükenmesi olgusudur. Örneğin –vereceğimiz örnekle meseleyi sınırladığımız düşünülmesin- İşçi Partisi. Gerek sol kanatla koalisyon şeklinde, gerekse diğer şekillerde defalarca İsrail hükümetinde bulunan İşçi Partisi bu olgunun en somut örneğidir.
Şimdilerde Likud Partisi, sağcı partiler, merkez partiler ve İşçi Partisinden ayrılıp Büyük İsrail Devleti ideolojisini benimseyen bazı üyelerle bir ittifak içinde. 1977 yazındaki seçim zaferinden sonra Likud’un yıldızını bu kadar yükselten ve kitle partisi olma fırsatını ona sunan şey de aslında ve kesinlikle –başarılı bir siyasetle- Arap azınlığın bazı siyasi fraksiyonlarını seçim oyununa sokmuş olması.
10 şubatta gerçekleştirilen 18. Knesset meclisi seçimlerinde, İşçi Partisinin karşısında yükselişe geçen Yisrael Beytenu (Arapçası ‘israil beytüna’: israil evimiz) ile birlikte İsrailde yeniden şekillenen siyasi yapıyı başlıca şu fraksiyonlar oluşturuyor: Kadima Partisi, Likud İttifakı, Rusça konuşan elit Yahudi toplumu temsil eden Yisrael Beytenu partisi, Şas ve Mifdal hareketi tarafından temsil edilen doğu ve batı İsrail dinci partileri, Arap azınlık ittifakı partileri, artık hayli yaşlandığı için çöküş yaşayan İşçi Partisi ve çok sayıda küçük partiler…
Bu bağlamda, seçim sabahı, Knesset meclisinde varlığı temsil edilen elliden fazla siyasi parti olduğunu belirtmemizde yarar var.


Kurulması Olağan Yeni Hükümet

Son seçimin ardından, hükümet kurma konusu etrafında gelişen rekabeti görmemek mümkün değil. Bu noktada Kadima hareketi lideri Tzipi Livni, Knesset’te kazandığı 28 sandalye ile hükümeti kurma görevinin verileceği kişi gibi gözükse de, 120 üyeli Knesset meclisinde 27 sandalye kazanan Likud, sağcı fraksiyonlardaki 65 üye üzerinde etkiye sahip, sağ bloku toplamaya gücü yeten ve hükümet kurma konusunda en yetkin isim olarak karşımızda duruyor.(çevirenin notu:yazar haklı çıkmış gözüküyor.)
Ne var ki bunca siyasi rekabetin içinde ‘yönetimin sadık hizmetkarları’ olarak öne çıkan Yisrael Beytenu, her ne kadar hükümet oluşturma noktasındaki sayısal güç ve imkandan yoksun olsa da ortak politik paydalarından dolayı Likud’un Yisrael Beytenu ile yakınlık içinde olacağı açık.
Esasında her iki parti de Batı Şeria ve Gazze şeridini kapsayan özgür bir Filistin devletinin kurulması girişimine karşı ve başkenti Kudüs olan İsrail devleti konularında aynı görüşteler. Likud ve Yisrael Beytenu’nun Filistin toplumu üzerindeki işgalin artması ve sürekliliği ve isgal altında tuttuğu Suriye toprakları(Golan Tepeleri)ndan çekilmeme konusundaki katı tutuma alkış tutmalarını da ortak paydalarına eklemekte fayda vardır.
Yine her iki partinin lideri Tel Aviv yakınlarındaki Hertzelia’da sürdürülen konferanslar boyunca İsrail’de yaşayan 1.4 milyon Arap azınlığın İsrail’den sürülmesi fikri çerçevesinde görüşler yönelttiler. 1.4 milyon Arap azınlığın sürülmesi orta doğuda uzun vadede demografik dengeleri bozacak bir sorun…
Tüm bunların ötesinde Yisrael Beytenu ve Likud, Filistinlilere özellikle Gazzelilere karşı etkin askeri güç kullanımını öngören eksende sloganlar yükseltmekteler. Fakat aradaki siyasi söylem benzerliğinden dolayı Likud lideri Netanyahu, başkanlığını üstleneceği hükümet konusunda Yisrael Beytenu lideri Avigdor Liberman’ı yanına çekmeye yönelik girişimlerde bulunsa da; dört yıl İsrail’e hükmedecek hükümeti kurmak için Livni, gayretinin sonuca ulaşması için yoğun bir mekik diplomasisine ve görüşmelere başladı bile… Kadima lideri Livni elbette Liberman’ı bu mekik diplomasisinin dışında tutmuyor. Bunun sebebi, ilerde 15 sandalye ile Knesset’te ağırlığı bulunan Liberman’ın aşırı sağcı partileri de yanına alarak istedikleri takdirde gelecekte hükümeti düşürebilecek sayısal çoğunlukta hiç de hoş olmayan bir muhalefet cephesi oluşturmalarına mani olmaktır. Yeni hükümeti oluşturma çalışmalarının etrafında süregelen çekişmelerin arasında muhtemel oluşumlar şu şekilde öne çıkabilir:

1) Tüm üyelerini Kadima ve Likud’un oluşturacağı, başkanlığın dönüşümlü olacağı hükümet modeli. Şu kadarı var ki, özellikle Filistinlilerle ya da Suriyelilerle yapılacak görüşmeler konusu gündeme geldiğinde fraksiyonlar arasında yaşanacak kriz boyutunda anlaşmazlıklar kaçınılmaz gözüküyor. Daha ilerisinde ise hükümeti erken seçime götürmesi olağan kopuşların olması.
2) Knesset’te ezici çoğunluğu temsil eden, Kadima, Likud, Şas, ve Yisrael Beytenu tarafından oluşturulacak bir Milli Birlik Hükümeti. Bu da İsrailli analistlerin öngörüsü. Bu hükümeti bekleyen dezavantaj ise, Filistin ya da bazı Arap unsurlarla Kadima’nın barış görüşmesi girişiminde bulunması durumunda hükümette çoğunluğu oluşturan aşırı sağcıların girişimleri sekteye uğratarak –kısa bir soluğun ardından- tekrar siyasi krize yol açmaları.
3) Son olarak; Likud, Yisrael Beytenu, Şas ve küçük grupların oluşturacağı sağcı bir hükümet. Muhtemel bu hükümetin Knesset’teki temsil gücü ise 65 sandalye. İsrailli analistler ise tüm fraksiyonlarını sağcıların oluşturacağı böyle bir hükümetin sahip olduğu dar ufukla, içinde Amerika Birleşik Devletleri’nin de bulunduğu dünya politiğinde açılımlarda bulunamayacağı ve hükümet konumunda her an düşmeye meyyal duracağı görüşündeler. Spektrumundaki fraksiyonların katılığı bile aslında bu görüşü desteklemeye yeter.

Aslında İsrail’in yaşadığı bu son seçim ve düşündürdükleri arasında çok değinilmeyen ve fakat önemsenmesi gereken başka bir nokta var: Uzun yıllar İsrail’i yöneten, ülkenin endüstri siyasetine yön veren İşçi Partisinin popularitesinin giderek düşmüş olması! Nitekim İşçi Partisi Knesset’te sadece 13 sandalye kazanabildi. Bu durumun ortaya çıkardığı sonuç, bize, İsrail toplumunun aşırı sağ görüşlere kaymaya başladığını ve küçük partilerin, İşçi Partisinin seçmen kitlesinden binlerce kişiyi zamanla koparacağını gösteriyor.
Konunun özünde ise analistler, seçimlerin Yisrael Beytenu’ya siyasi arenada gizli bir güç kazandırdığını düşünüyor. Çünkü seçim çalışmaları boyunca Yisrael Beytenu lideri Liberman aslında İsrailli seçmenin hislerine tercüman olmuş ve seçmenin düşüncelerini siyasi ortamda dillendirebilmiştir.


Barış Görüşmelerinin Geleceği

İsrail’de siyasi arena, seçimlerde aşırı sağın Knesset galibiyetiyle çalkalana dursun; aşırı sağın bu zaferi, görüşmelerin geleceği üzerine hatta Filistin yönetimiyle başlatılmış barış girişimlerine bile gölgesini düşürdü sayılır. Aslında Filistin yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nden çok sayıda sorumlu da, aşırı sağcı İsrailli partilerin açık bir şekilde ve yüksek sesle Filistinlilerin amaçladığı barışın aksi yönde söylemlerde bulunmasından hareketle, barış görüşmelerinin karanlık bir geleceğe ilerlediği hususuna dikkat çekiyor.
Bizim bu noktada beklenti ve amacımız, bağımsız bir Filistin devleti ve işgalin sonlandırılması ama, bazı analistler de bu görüştedir ki, Filistin’in umutları, hayalleri, Amerika’nın İsrail’deki yeni hükümete yol haritasını yeniden çizmesi yönündeki baskılarına esir düşecektir…
Filistin’in parçalanmışlığının gölgesinde, İsrail’in beklemede tuttuğu engel/bahane her an ortaya çıkmaya hazır aslında. Bu slogan eski ama yeni…: Muhtemel barış görüşmelerinin başlamasının şartı, reel bir ortak/taraf/kişilik olarak ortada gözükmemesi gereken bir Filistin’in sağlanması… (bu da görüşmelerin rafa kalkması demektir…) Ama, hükümetin kurulmasının ardından yapılacak ilk iş ve uygulamaya konacak ilk icraat, başta Kudüs olmak üzere Filistin topraklarındaki işgalin hızlandırılarak sürdürülmesi.
Sebep olunan korkunç hasara rağmen Gazze’de süregelen işgal girişimi ve savaşın gölgesinde Filistinlilerin trajik konumları ve dramları ise artacak… Gazze’nin çeşitli şehirlerine ve özellikle El-Halil kentine düzenlenen gündelik mu’tad yok etme ve bastırma girişimleri, savımızı desteklemiyor mu…? Sonra, bittiğinde uzunluğu 720 km olacak olan tecrit duvarını tamamlamanın gayreti? Sonunda İsrail’in, Filistin halkının varlığı olan yıllık yaklaşık 750 milyon metreküplük su kaynakları üzerindeki tahakkümü de tamamlanacak!
Bu durumda şunu söylemek zorundayız; Filistin’in milli birliğini sağlamak ve kenetlenmek için kesinlikle çok çalışmak şart. Yoksa yeni İsrail hükümetinin sergileyeceği, çeşitli şekillerine değindiğimiz, tehditkar ve meydan okuyucu tavırlara karşı koymak ve dik bir duruş sergilemek mümkün gözükmüyor.


* http://www.aljazeera.net/NR/exeres/BCB96F17-6216-4C7B-9770-B03854CA12B1.htm

** Filistinli gazeteci-yazar




(Çeviri: Muhammed Mücahid Dündar)

18 Haziran 2009 Perşembe

Uşşak Öğle Ezanı- Hamza Ensaroğlu- Üsküdar Valide-i Cedid Emetullah Gülnûş Sultan Cami


ussak ezan- hamza ensaroglu- uskudar.wav -

Tamamını dinlemek için 'play full song'a tıklayın!

10 Haziran 2009 Çarşamba

Herkese biraz Sekülerizm... İ Y İ G E L İ R !!!

İçinizdeki Hacı'yı Durdurun... O, sizi dur-dur-ma-dan!


yAkInDa YaYıNdA

MÜHTEDİLER İÇİN 'ZORUNLU DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ' 2




Mühtediler için ‘Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ (2)

4) Tefsir yapmaya başlayan mühtedi, artık İslamcı gençlerin gözdesi, yeni yetme başörtülü kızların idolü, İslamcı camianın kanaat önderi olmaya başlamıştır. Bundan sonra mühtediye düşen, o televizyon senin bu radyo benim şu gazete onun demeden program, konferans, demeç ve röportaj vermeye devam etmektir. Yola geliş öyküsü, allanarak pullanarak anlatılmalı, Müslüman olmasıyla, İslam’ın ve Müslümanların neler kazandığına iyi vurguda bulunmalıdır. Bu arada İslamcı yayınevleri, kitap cafeler, tv kanalları, yayın organları ve cemaatler mühtediyi çoktan ticari rant aracına çevirmiş, İslam kapitalizmi işlemeye başlamıştır.
5) İhtida eden, düşünsel yönü ön plana çıkan biriyse derhal kitap yazmalı; şarkıcı, türkücü taifesindense ilahi albümü piyasaya sürmeli; ressam ve heykeltıraşlık yönü bulunan biriyse minyatür, hat veya ebru türünden İslami bir sanata yönelmeli ya da taş değil artık tesbih yapımıyla uğraşmalıdır. Giyim şekli de elbette yavaş yavaş değişmeye başlamalıdır. Zaten bu aşamadan sonra Müslüman İslamcı kitle tam anlamıyla ‘mal bulmuş mağribi’ psikolojisine girmeye başlamıştır.
6) Mühtedi yazar, artık alim olduğu için, klasik ulemaya eleştiriler yöneltebilir, alternatif İslami ilimler ve metodoloji kitapları yazabilir, 14 asırlık geleneği kıçının üstüne yaslanarak burun kıvırarak rafa kaldırabilir. Önceden dünyevileşme tecrübesi de olduğu için hem dinin hem dünyanın bilgini olur. Tüm bu etkinlikler zaman zaman tebliğ(ötekileri İslam’a ve islamileşmeye davet) eylemi ile süslenerek süreklilik kazanmaya başlar.

İmdi, yazımızın esas konusu olan 'Mühtediler için ‘Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ ilkelerini üçüncü bölüme bırakıyorum ve bu bölüme bir mühtedinin akıllara ziyan akılcılıkla yapılmış ultra lüks tefsir denemesinden(sözlü bir deneme, Kur’an Okuma Rehberi ve Kur’an Nasıl Okunur? türünden kitap serisi olan bu kişi, çok şükür ki henüz tefsirini yazmaya başlayamadı…) iki örnekle noktayı koyuyorum. Bu tefsir girişimi, Muhammed Esed’in kasıtlı meal denemesinin metni üzerinden yapılmış olup(ki Esed de kaşarlanmış mühtedidir), mühtedi müfessirimiz Arap dilini bilmemektedir. İkinci el metin üzerinden sıfır kilometre tefsirler…

· Tefsire konu olan ayet: Kehf sûresi 23 ve 24. ayetler, “we lâ teqûlenne li şeyi’n innî fâilün zâlike ğaden, illâ en yeşâallâh…”
·
Mühtedi yorumu: “Her ne kadar bu ayetten, bir şeyin gerçekleşmesinin Allah’ın iznine bağlı olduğu ve ‘Allah izin verirse’ demenin gerekliliği anlamı çıkarılıyorsa da; ayette esas vurgulanan ve fakat görmezden gelinen husus ‘bu günün işini yarına bırakma’ tavsiyesidir… Bir şeyi asla yarın yapacağım deme! Yarına bıraktığında şartlar değişeceğinden ve ihmalkarlığından, Allah seni o işte başarısız olmakla cezalandırır…”
Ayetin meali ve ayetten çıkması en olası anlam şudur aslında:
“Öte yandan hiçbir konuda, ‘Allah izin verirse’ demeksizin, ‘Ben yarın mutlaka şu işi yapacağım.’ diye söyleme! ‘Allah izin verirse’ demeyi unutursan, hatırladığın zaman derhal [af dileğiyle] rabbini an ve ardından şöyle de: ‘Umarım rabbim beni bundan böyle daha isabetli davranışa muvaffak kılar.’" (Kur’an, Kehf, 23-24, Kur’an-ı Kerim Meali, Mustafa Öztürk)

Mühtedinin bu yorumunu yaklaşık altı yıl önce, Fatih’teki Ağaç Kitap cafe’de duymuştum. Müfessirimiz bir televizyon kanalında da(muhtemelen Atv Ramazan Programı) şu yorumu yapmıştır:
· Kur’an’da sıkça vurgulanan ‘Gece ve gündüz Allah’ın varlığının delillerindendir/ayetlerindendir.’ ibaresinden hareketle… “Oğlum dedi ki, ‘Baba, taş ayet midir?’ Yavrum vallahi ayettir. Yerdeki dışkıyı gösterek(‘bok’ demekten imtina ediyorum, burası, parantez içi yani, benim sözüm, blog sahibinin sözü) ‘Baba peki bu ayet midir?’ dedi; yavrum, vallahi ayettir… Doktor ondan hastalıkları teşhis ediyor çünkü…”

Ne diyeyim? Ne emel kaldı derûnumda ne sevda-yı mecaz… Yutkunmakta zorlanıyorum…

(resimdekiler:Allah'ın ayetleri... sağdan sola ters: lesitin, tuz, albumin, flavour(ethyl vanilin), vegetable oil(cotton....vs...)....)
D e v a m e d e c e k . . . .

31 Mayıs 2009 Pazar

"Toptan ve Perakende... GEL, NE OLURSAN OL YİNE GEL!"

İster toptan, ister perakendeGel, ne olursan ol, yine gel! Mevlana Hediyelik’ten hediyeni al, Özdergah’tan Mevlana şekerini… Mevlana’nın Kuaföründe tıraşını ol, fönünü çektir; Türbe Büfe’de Coca-Cola’nı iç, Otel Sema’da sema’nı da yap sefanı da… Dergah Otel’de çileye gir. 40’ın çıkmış ve bu şehir hoşuna gitmişse, durma! Ara Abdurrahman bin Avf Emlak Ofisi’ni sana karpuz kabuğu kadar da olsa bir mülk bulsunlar Diyar-ı Mevlana’da, Konya’da… Kavramların, isimlerin, şehirlerin içini boşaltan şehirde ...












29 Mayıs 2009 Cuma

RÂVİYÂN-I AHBÂR VE NÂKİLÂN-I ÂSÂR VE MUHADDİSÂN-I RÛZİGÂR VE MUSAVVİRÂN-I EDVAR BU GÛNÂ RİVÂYET VE BU TARZ ÜZRE HİKÂYET VE BU SÛRET Ü RESM ÜZRE...






Râviyân-ı ahbâr ve nâkilân-ı âsâr ve muhaddisân-ı rûzigâr ve musavvirân-ı edvâr bu gûnâ rivâyet ve bu tarz üzre hikâyet ve bu sûret ü resm üzre tasvîr ü tersîm iderler kim...



Seyâhat-i Konya'dan hâsıl tasvirâtın beyânı bâbıdır... Ger ticaret, ya istismar ya bedevilik ya köylülük tesmiye oluna ve lakin hezl ü şamata değül külliyyen hakikatın resmi bu tasvirat...



D e v a m ı v a r. . .

25 Mayıs 2009 Pazartesi

MÜHTEDİLER İÇİN 'ZORUNLU DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ'


Mühtediler için ‘Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ (1)

Öncüller:

'Mühtedi' kimdir, 'mühtedi sevicilik' nedir?

Mühtediler için ‘Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ yazı dizisine geçmeden önce kavramları tanımlamamız gerekiyor. İhtida, hidayete erme ya da anlaşılır Türkçe karşılığıyla başka bir dinden İslam dinine geçme eylemini ifade eder. İhtida edip, İslam dinini seçen kişiye ise mühtedi diyoruz. Gerçi Müslüman olduğunu ifade edip de ‘islami’ bir yaşantısı olmayan kişilerin dindarlaşıp hacıya bağlaması eylemini de bu kavramla ifade ediyoruz, bu önemli, belirtmeliyiz. Buna toplumumuzda tövbekarlık da deniyor. (örnek kullanım: tövbekar şarkıcı, tövbekar dansöz, tövbekar meyhaneci) Peki, mühtedi sevicilik de nereden çıktı, nedir bu?
Mühtedi sevicilik, eskiden beri Müslüman olan anadan doğma Müslüman tiplerin, sonradan Müslüman olan ve/veya tövbekar olup dindarlığın dozunu kaçıran kişileri, gökten peygamber indi zannıyla kutsamaları, saygı ve hürmetin cılkını çıkarmaları ile başlayan süreçtir…
Bu süreç, o kişilerin bilgin, otorite ve evliya gibi görülmeleriyle devam eder. Bir süre sonra darb-ı mesel(örnek verilen) kişiler olurlar. Dedikleri dedik, çaldıkları düdüktür artık. Değme din bilginleri, geçmiş bilginler, evliya kısmı vs. halt yemiş, zurnanın son deliği oluvermiştir.
Bu sürecin bir de ‘das capital’ boyutu vardır ki, eskiden bir çoğu zaten zengin olan bu mühtediler hepten semirirler, servete servet katarlar. Ekranlarda ağlamaklı programlar yapıp, nerdeyse kendi yalanlarına kendileri de inanır giderler. Orada burada ahkam kesip yalan dünyanın şeyhülislamı olurlar…
Müslüman milleti de hallerine imrenip, kendilerini kınamaya çoktan başlamıştır bu arada… çok sürmez bazı mühtedi milleti tekrar, eski dinlerine ve hallerine ihtida eder, ümmeti muhammed şaşkınlığıyla kalakalır ve fakat bu gafleti, mühtedi seviciliği ve aldatılmışlığı sürer gider…

Mühtediliğin belli başlı özellikleri ve bir mühtedinin öncelikli ve sonralıklı olarak yapması gerekenler, ritüeller:

1) İhtida eden kişinin, mühtedinin ilk yapması gereken şey, kendince bir reform anlamı yüklenen, hiç şüphesiz, derhal, hacca yahut umreye gitmektir.
2) Hac yahut umre ritüelinden sonra –ki bu noktada mühtedi sevici Müslüman kitleye düşen şey, abartılı bir törenle hacıyı karşılamaya gitmek, elini eteğini öpmektir, mühtedi bu durumu hoşuna giderek reddetmeksizin kabullenir ve hepten kendinden geçer- yapılacak şey ise, eski hayat, yahut dininde iken yapıp ettiği her şeyi, yazdığı çizdiği kitap ve sanat eserlerini, tüm ürünleri reddetmek, yapılıp edilmiş her şeyi anlamsız saçma şeyler olarak nitelemek, ve benzerini yapmaya devam edenleri küçümseyerek kınamaktır.
3) Mühtedi bundan sonra ya bir tarikata ya da bir cemaat ya da dini gruba bağlanmalı ve bunu saklamayıp, cümle aleme bildirmelidir. Bunu yapamayan mühtedinin yapması gereken asgari şey ise eline bir Kur'an meali alıp –mümkünse sıra dışı, akıllara ziyan bir meal (örnek:Muhammed Esed, Mevlana Muhammed Ali vs.’nin mealleri) olmalı- okuyup, meal üzerinden ahkam kesmeye ve insanlara dosdoğru dini öğreti ve ideolojiyi anlatmaya ve din ve hayatın özünü anlatmaya başlamaktır. Ucundan azıcık Arapça öğrenen mühtedi ise Kur'an ayetlerini yeniden yorumlamaya layık ve aday bir müfessir olmuştur. (tefsir ve yorum denemeleri için ideal mekanlar ise İslamcı sosyete genç erkek ve kızlarının çokça takıldığı(!) Fatih’teki bazı İslamcı(?) kitabevleri, kitap cafe(ne demekse) ve Maltepe’deki bazı kültür merkezleridir.)

D e v a m e d e c e k . . . ! Y a k ı n d a . . . .

10 Mayıs 2009 Pazar

İNGİLİZLİK NEDİR, İNGİLİZ KİMDİR?

Bir ihtiyar Hintli, Hintli kıza 'İngiliz'in ne olduğunu anlatmaktadır...

“Keşke kaplanların pençesinde gebereydik de İngilizin eline düşmeyeydik. Bir çiçek tarlasında gezdiğin zaman hayyeden(yılandan) çekindiğin kadar çekin.
Bir nehir kenarında tesadüf edersen, timsahtan kaçtığın gibi kaç.
Baktın ki bir ağacın dibinde yatmış, seni bekliyor; 'yıldırım düşmüş' de de yanına yaklaşma!
Gördün ki bir ormanda oturmuş, sana işaret ediyor; 'canavardır' diye öbür taraftan dolaş.
Arkandan mı geliyor? Bil ki, maksadı kendi selameti için seni delil etmektir.
Önüne mi düşüyor? Hiç şüphe etme ki muradı senin yolunu kesmektir.
Baktın ki sana doğru geliyor; sakın doğruluğuna kapılma! Emin ol ki ok gibi bağrını ya (da) göğsünü delmeye geliyor.
Sana ekmek verdiğini mi gördün? Sakın aldanıp sadakat etme! Bil ki ekmek verişi seni köpek saydığındandır.
Seni köpek saydığı halde beslemesi ancak kendine muhafızlık ettirmek içindir!”

(Abdülhak Hamid Tarhan, Dohter-i Hindû, mensur tiyatro, 1876)
resimdekiler: (soldan) Cenap Şahabeddin, Abdülhak Hamid Tarhan, Süleyman Nazif, M. Cemal Kuntay, Mehmed Akif, Sami Paşazade Sezai

29 Nisan 2009 Çarşamba

'İSLAMİ İSİM' FETİŞİZMİ!

‘İslami İsim’ Fetişizmi…


Duymaya hep alışığızdır. Camilerde vaaz kürsülerinden, hacılardan, hocalardan, tele-vaizlerden(mobil vaiz diye de adlandırılabilecek olan bu kişi/kişiler yeni bir sektörün mensupları olup, o televizyon senin bu televizyon benim koşturan, ekranda “din alırlar din satarlar, dinden terazi tutarlar, dini din ile tartarlar, dini imanı dindir din..” güftesini lisan-ı hal ile terennüm eden, -vücut diliyle tekerleyen, tekerlemeleyen- emekli ya da muvazzaf, şeyh, derviş, mürit, ağa, ilahiyatçı, paşa, hacı-hoca –hacılık onun özünde var- bilumum din/dindarlık jandarmalarından oluşur)… bu kısım dipnot varsayılsın. Başka bir yazının ayrıca konusudur. Konuya dönecek olursak, şunu duymaya alışığız: “Müslüman bir çocuğun babası üzerindeki haklarından biri de, babasının onu ‘islâmî’ bir isimle adlandırmasıdır.” Bu kadar. Yahu, isim ne, ismin islamisi nasıl olur, islami olmayan bir isim( herhalde hacı yağı kokmayan bir isim kastediliyor) nasıl islamileştirilir, bunun bir seremonisi var mıdır… vs… vs… bunlara hiç değinilmez. Çünkü vaazın/dinsel öğütün gereği yapılmış mesele kapanmıştır.
Bu davranışın, esasında, zihinlerde daha önceden oluşturulmuş bir anlayışla ilgisi var…
Önce kendinize şu soruyu bir sorun, ya da kendinizi boş verin, karşılaştığınız ilk kişiye sorun. Tabi o ilk kişi biraz müslüman olsun. ‘Bana islami birkaç isim sayar mısın…?’
- Ahmet, Mahmut, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Ebu Bekir, İbrahim, İsmail, Abdüsselam, Abdurrahman, Huzeyfe, Talha, Taha, Zübeyir, Üzeyir, Abdullah, Mus’ab, Selman, Enes, Yasir, Seyfeddin, Seyfullah, Nurullah, Nasrullah, Nureddin, Kutbeddin, İzzeddin, Ubeyd… vs… Abarttım biraz bu arada. Birkaç da bayan ismi: Aişe, Fatıma, Rukayye, Safiyye, Kübra, Büşra, Zehra, Hesna, Halise, Kamile, Zahide, Hacer, Hatice, Meryem, Ümmügülsüm …
Tabi, bu isimlerden bir kısmı gelenekselleşmiş, Türk ve Anadolu kültüründe yaygınlaşmış isimlerdir, bunu belirtelim. Verilecek cevap hemen hemen yukarıdaki gibidir.
Arka plandaki dini-lâ dini ya da dinsel-dinle ilgisi olmayan ayrımımıza göre islami olmayan birkaç isim sayalım: Oya, Kaya, Mert, Doğan, Yavuz, Yiğit, Doğukan, Batıkan, Gökhan, Yılmaz, Savaş, Barış, Olcay, Vural, Oktay, Erdal, Ata, Aykut, Dicle, Fırat, Ege, Özge, Berke, Batuhan, Bartu, Kağan, Irmak, Deniz, Özkan, Erhan, Ercan, Tansu, Tan, Gülay, Aysun…
Alaturka isimleri şimdilik tasnif dışı tutalım. (Seyit Ali, Fikri, Sabri, Hasan Hüseyin, Mehmet, Abbas, Zeynel, Veysel, Abidin, Fikret, Cevdet, Keziban, Pakize, Melahat, Nezahat, Mubahat, Hüsnü, Recep, Şaban, Ramazan, Azime, Fecire, Sakine… de bu kısma örnek olabilir. Ek bilgi. İsimlerin tasnifi yine ironik bir yazımızın konusu olmaya adaydır.)
Alafranga isimler ise genelde çağdaş/modern olarak nitelenen ya da yukarıda dini olmayan kategoride saydığımız isimlerdendir… Keza, alaturka isimler arasında Arapça olanlar da çoktur.

Konu dağılmadan şu belirlemede bulunabiliriz, zihin alt yapımızı ölçü alarak tabi ki, isimde islamilikten anlaşılan, öncelikle ismin Arapça olmasıdır. Sonralıkla da, İslam dini ve tarihine dair çağrışımlarda bulundurması ve İslam/Arap kültüründen izler taşımasıdır. Dile ağır gelmesini dikkate almak, kişinin ilerde isminden dolayı karşılaşabileceği zorlukları dikkate almak, toplumun adetlerine ve örfüne(temel ilkelere ters olmamak şartıyla) uyumsuz olup olmamak hiç önemli değildir. Konuyu biraz daha açacak olursak, peygamber isimleri, Hz. Muhammed’in ismi, arkadaşlarının(ashab), İslam halifelerinin isimleri, asr-ı saadet(romantik ifadeyle ‘altın çağ’) denilen Hz. Muhammed ve arkadaşlarının hayatta bulunduğu pratik süreçte yaşamış erkek-kadın önde gelen Müslümanların isimleri, bu süreçten sonra yaşadığı halde, insanları ilzam etmek(susturmak) kasdıyla sıkça vurgulanan elit zümrenin, alimlerin/ulemanın isimleri islami isimdir.( susturmak(ilzam) kastıyla örnek kullanım: ‘ulema buyurdu ki’ , ‘ulema öyle demiyor’ , ‘yanlışın var, ulema demiş ki’ , ‘bunca ulema yanlış dedi de sen mi şimdi….’)
Tüm bunlara ek olarak bir de ‘Kur’an’da geçen’ isim meselesi var ya evlere şenlik… Bu da isimde islamiliğin önemli bir şartı ya da şartlarından biri. Çifte isim zaten ayrı bir hastalık. Hem islami hem çift isim. Nûrun alâ nûr! (nur üstüne nur)
Her neyse…
Benim lisedeki arkadaşlarım da dahil, yakın çevremin isimleri hayli iddialıydı. Benimki de öyledir. Mus’ab, Yasir, Enes, Talha, Abdulmennan, Abdullatif, Abdusselam, Abdulmenaf(çok ciddiyim), Muhammedler, Mücahidler, Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler… Peygamberler, evliyalar, alimler, zahidler, abidler…
Tam bu duruma alıştık derken… 2000’lere doğru tuhaf şeyler ortaya çıktı.
Günümüzdeki kepazeliğe getirmek istiyorum meseleyi. Kur’an’dan ya da Arapçadan kes-kopyala-yapıştır isimler…
Fatıma Tül Zehra(Fatımatü’z-Zehra demek istiyor aslında, Arapça imlası bu şekilde), Hatice Tül Kübra(aynı şekilde Haticetü’l-Kübra olmalı, büyük Hatice demek), en son Yüsrâ(Arapça, kolay demek) ismine rastladım. Sıkı durun; Mus’ab Bin Umeyr(Umeyr/Ömercik oğlu Mus’ab demek bu da)… Huzeyfe Yeman( Huzeyfe ibnü’l-Yeman kastediliyor olmalı, Yeman oğlu Huzeyfe anlamında)… Veysel Karani(bunun soyadı ayrı, yazmadım buraya, doğru imlası Üveys el-Karanî/Karan’lı, Karan şehrinden Üveys anlamında) halbuki Büşra ve Kübra’ya, Semira ve Afrâ’ya, Selvâ ve Semâ’ya, Tûbâ ve Selmâ’ya, İdris’le Harun’a, Zübeyir ve Talha’ya, Mustakim’le Vasıl’a hatta Rukayye ve Ümmü Eymen(Eymen’in annesi)e yeni alışmıştık… Bu isimler bu ülkede yaşıyor, elimle tutmasam da gözümle gördüm, konuştum bu isimlerle…
Kur’an’dan kopyalanıp batılılaştırılmaya çalışılan Aleyna(üzerimizde, üzerimize demek, preposition: on us/upon us ingilizcesi olmalı), Berk, Furkan(Fur-kan şeklinde anlaşılarak konmuş muhtemelen) vs. var bir de… Bu son cümle yukarıdaki paragraflardan birine ait olmalı bu arada.
Yine inanmayacaksınız ama çocuğuna Hâmân ismini koymayı düşünen birini de yakınlarda gördüm. Hâmân… Firavunun veziri olur kendileri. Ama Kur’an’da geçiyor.
Bununla beraber, Kur’an’da geçmediği için oğlunun Bahadır olan adını değiştirmek isteyen bir babaya da geçen sene tesadüf ettim.
Ciddiyetle Kuranı açıp çocuğuna kız olsun erkek olsun isim arayan çok insan var.
Nahle(nakhle-hurma ağacı) diye kız ismi konmuş bu ülkede. Sonra Nemle(nemlemekten/nemlendirmekten nemle! Değil elbet canım… Karınca demek Arapça’da. Ama dişi. Kur’an’da geçiyor bir de tabi.) Ridade…? Bayan ismi… Sâfire? Açılan, bayan demek, yüzünü açan daha doğrusu.
Allah, Din ve Abd(kul) sözcüğüne tamlayan ya da tamlanan eklemek suretiyle yapılan isimler zaten hepten islamidir(malum zihni arka plana istinaden dedim bunu, o görüşte olduğumdan değil elbet). Nureddin, Nurullah, Ceyşullah, Seyfullah, Seyfeddin, Abdulhalim, Abdulhakim, Abdulmetin… Bu şekilde tamlama yapmak mümkün.
Fakaaaat… bir de otu b.ku tamlama yapan cinsler var… Abdülgarip(bu isim var gerçekten. Böyle isim mi olur yaa? Garibin kulu… ama her iki kelime de Kur’an’da geçiyor. Bu önemli. Abd ve garip. Hayli garip!) Abdülfâzıl…? Abdülhâyit…? Anlamını vallahi bilmiyorum. Ama çıkarsama yaparak ‘kuşatan/sarmalayan/çevirenin kulu’ olduğunu söyleyebilirim(Abdülhâit olduğu olasılığından hareketle). Neyi kuşatıyor? Kim söylemiş, nerden gelmiş? Bilen beri gelsin!
Tamlama şeklinde olmayan isimleri sırf islamileştirmek amacıyla zırt pırt tamlayan kof kafalı softalar da yok değil. Metin’e ısrarla Abdülmetin, Aziz’e ısrarla Abdülaziz, Halim’e ısrarla Abdülhalim, Azim’e inatla Abdülazim der böyleleri…
Sûre isimleri, Kur’an’da geçen anlamlı-anlamsız her sözcük ya da Türkçe de hoş anlama sahip sözcüklerin artık Arapçaları isim olarak verilmeye başlanmış. Yaşamış gitmiş kişilerin adları da artık kesmemeye başlamış. Farklılık lazım, monotonluktan kaçmak lazım!
Tüm bu anlatmaya çalıştığımız şeylerin dışında kalan ve en üstte kısmen örneklerini verdiğimiz islami olmayan isimler ise, sözü geçen anlayışa sahip kimselerce, bilinçsizce verilmiş, haybeye, öylesine konmuş, anlamsız, çağdaş/modern/batıcı(iğrenç/aşağılık der gibi oldu), suya sabuna dokunmayan(ismin suya sabuna dokunanı islami olanı oluyor olmalı, 3 tane olmak kökünden fiili art arda kullandım bu arada, anlatım bozukluğu olmadığı düşüncesindeyim), Müslüman ismi olamayacak(bilerek ‘gavur adı’ demedim, hoş durmazdı her halde) isimlerdir. Hafif meşrep, İslam’dan haberi olmayan kişilerce konmuş adlardır bunlar. Onlara göre…
Bu durumu ben hastalık olarak değerlendiriyorum. Bu isme sahip kişileri ve bu ismi koyanları kastetmiyorum. Bu anlayışı din/tedeyyün/dindarlık adına olması gereken bir durum olarak gören, çoğu zaman cahillik kokan yanlış kullanımlarla dolu bu eylemi islami olarak nitelendiren ve bunun dışındakileri din dışı olarak belirleyen kişileri kastediyorum. Alınan alınsın. Hiç oralı değilim. Düşünsel, dinsel ve ruhsal bir hastalık. Akli yetileri zayıf kişilerde çokça görülen, dinin ve şer’i(din hukukunun) hükümlerin özünü anlamaktan aciz, dinin özüne iftira eden, dinin getirdiği hukuk sisteminin neyi amaçladığını göz ardı eden değil, o amaçları kavramaktan uzak cahil bireylerin taşıdığı ve bulaşıcı olan, softa bir hastalık: İslami isim fetişizmi!

İslami diye nitelenen bu isimler neden islami olsun ki? Bi’z-zât( varlığı, kendinden kaynaklı) bir şekilde mi? Olacak şey değil. Tarihe, İslam’a, hadislere(Hz. Muhammed’in öğretilerine) ve dinin tüm verilerine aykırı.
İlerleyen yaşında Müslüman olabilen kişilerin adını değiştirmesi gerektiği niye düşünülür? Unutmayın Ömer ve Talha, Osman ve Zübeyr, Mâriye ve Safiye, Hamza ve Bilal, Vehb, Mesleme ve Ka’b Müslüman olmadan önce de Ömer’di, Talha’ydı, Ka’b ve Zübeyr’di. Mariye, Safiye ve Sümeyye de öylelerdi. İsimlerini değiştirmediler. Çünkü, cahiliyyede(İslam öncesi Arap toplumunda estetik ve güzel olan, son peygamberin diliyle ‘İslam’da da güzel’di. Bu kişiler Müslüman olmadan önce isimleri islami değildi de Müslümanlıktan sonra mı islamileşti bu isimler? Alex’i Ali yapan, Richard’ı Reşad, Clara’yı Sümeyye, Katerina’yı Meryem’e çevirip işin kaymağını sıyırıverip Müslümanlığın gereğini yerine getirmiş olmanın gururuyla ahkam kesen bizler ise Peygamberden takvalı, arkadaşlarından daha ihlaslıyız. Hem hepsinden daha dindar ve müslümanız. İslam sadece değiştiren değil, tamamlayan ve güzelleştiren, bununla beraber güzelliği koruyan bir din ve anlayıştı. Eşyaya bakışı silme-kürüme değiştiren değil, tamamlayan, yanlışı düzeltip güzeli ve estetiği koruyan bir anlayış. Nasıl bakılacağına dair metot öğreten bir anlayış.
Hz. Peygamberin değiştirdiği isimlere gelecek olursak: Abduşşems(güneşin kulu) ve Abdülka’be(kabenin kulu)’nu ve Abduluzza(Uzza putunun kulu)’nu Abdullah ve Abdurrahman’a çevirmiş, Allah’ın ve merhametliler merhametlisinin kulu olmaya çağırmıştır. Harb(savaş)’ı Selam-Silm(barış, esenlik)’a davet etmiştir. Ateş ve Harp isimlerini yasaklamıştır. Murre(acı)’yı Latif(hoş, tatlı) yapmış, Hazen(hüzün, eziyet)’i Sehl(kolaylık, ferahlık)’e dönüştürmüştür. Şihab(kayan alevli yıldız) onun emriyle Hişam(cömertlik) olmuş, Muzdaci’ (uyuyan, yatan) yatmaktan vaz geçip Münbais(uyandıran, dirilten) olmuş, sapıklık vadisi Şi’bu’d-dalale onun tavsiyesiyle Şi’bu’l-hüda olup ışık ve doğrulukla dolmuştur.
Benû Zinye( ..rospu oğulları) kabilesi onur kırıcı lakabından kurtulup Benu Rişde (meşru oğulları) olmakla, Benu Muğviye(Azgın kadının oğulları) Benu Rüşd( ahlak ve fazilet oğulları) olmakla haysiyet kazanmıştır. Onun sayesinde, getirdiği anlayış sayesinde!
Şeytan ve İblis’i hoş görmedi… Yaîş (yaşar) ve Helal(saf, temiz)’e gülümsedi. Hem de insanları falan filan diye çağırmayın dedi. Onun adı var. İsimlerinizi öğrenin, aranızda sevgi oluşsun dedi. Çirkini güzele çevirdi, güzeli korudu, üstelik nasıl daha güzelleştireceğimizi öğretti. Selam olsun ona. Yiğitlikten kinaye aslana Allah’ın Aslan’ı dedi, ama yılanın sinsiliğinden ahlaklanmayın dedi, Yılan(hubab) olmayın buyurdu.

Diyeceğimiz şudur. Açık ve net olarak. Peygamber öğretisine dayanarak: Tevhid(tek tanrı, eşsiz-ortaksız tanrı) anlayışına ters düşmemek şartıyla, güzel, hoş bir anlama sahip her şey, alay konusu olmayacak ve ismi taşıyan kişinin utanıp rencide olmasına yol açmayacak her isim adem oğluna konabilir ve islamidir. İslamın ölçüsü estetiktir, manadır, haysiyet ve onurdur çünkü. Güzel ve hoş olmak, anlam taşımaktır İslam. Anlam taşımasa da ruha huzur vermek, ruha huzur vermese de ruhları özleri daraltıp bunaltmamaktır islami olmak. Arapça olmak ya da olmamak, Kur’an’da geçmek ya da geçmemek, peygamber, evliya, ashab ismi olmak ya da olmamak değildir islami olmak. Aksine amacı sezebilmek, konunun özünü yakalayabilmektir.
Tahta kurulup krallaşmayı kırıp almak olarak gören, yüzüne övgüler yağdıranın yüzüne toprak saçıp rüşvetini yüzüne çarpan Abdullah oğlu Muhammed, peygamber Muhammed ölçüyü koydu, derdi ne Araplaştırmak ne de Arapçalaştırmak idi. Kur’an’a telefon rehberi ve takvim yaprağı muamelesi de yapmadı softalar gibi.
“Kıyamet günü, kendi isimleriniz ve babalarınızın ismiyle çağrılacaksınız. İsimlerinizi güzel isimlerden seçin…”










(bu konuyla ilgili sonraki yazı ‘İsimlerin Tasnifi ve Çağrıştırdıkları’ olacaktır)

24 Nisan 2009 Cuma

"Denize Düşüp Çıkan Kadın Evliya Belkıs ile Keçisi Minareden Düşüp Ölen Zekeriya'nın Aşkı..."

yAkInDa.

23 Nisan 2009 Perşembe

BABAOĞLU HAŞMET’e TETİMME

BABAOĞLU HAŞMET’e TETİMME… ya da ‘KALIN GELDİ FAKİRE MÜSLÜMANLIK YA RASULALLAH..!’




İnsan bu memlekette, bazen, Müslümanlığından utanıyor…
Haşmet Babaoğlu, 22 Nisan’da bir yazı yazdı. Selam olsun, dedi; ‘kuru et yiyen kadının oğlu’na…’ Muhammed’e… Adı geçen yazarın, Haşmet ağabeyin, ilk yazısıymış gibi, sanki kalemi eline ilk defa almış gibi Babaoğlu, mal bulmuş mağribiler, mal buldular…
‘Babaoğlu’nu sarsan hadis-i şerif..!’
Babaoğlu’nun zaman zaman gündelik monotonluktan çıktığı, zaman zaman ruhlara su serptiği, takip eden okurlarınca bilinir… Tuhaf insandır.. Severek okurum…
Acaba dedim, yaygın deyişle, Sabah gazetesi yandaş medya olmadan önce ya da düzelteyim, olmasaydı? Haber değeri bulur muydu mesele? Ki, olmazdan evvel de yazmıştı böyle… Defalarca…
Neyse dedim… İslam ve hiyerarşi, İslam ve iktidar ve iktidarı olağanüstüleştirme eleştirisiyle, o alışılmış üslubuyla Babaoğlu bir kez daha, herkes uyumak üzereyken dürttü… Fakat köşe yazısını alıntılayan haber siteleri(y-tipi), her nedense, birileri adına hiç üzerlerine alınmadılar bu eleştirileri… Öyle ya; “Kutlu Doğum(!)” bereketiydi sadece…
Derken, gözüm takıldı şu haberlerin, yorumların, her bir şeyin altındaki okur yorumları kısmına.
Dedim ya; insan, bu memlekette Müslümanlığından utanıyor… Mensuplarının bitirdiği, içini boşalttığı bir din, İslam. Sayın okurlar üzerine düşen vazifeyi yapmış. Babaoğlu’na kendilerince ders vermiş, bir güzel haddini bildirmişler… Üzerlerine vazife olanı yapmışlar, meselenin özünü alıp yine içini boşaltmışlar…
Kimi kendince hadisin doğru metnini vermiş… Kimi ‘sen son peygambere nasıl böyle sokak ağzıyla hitap edersin, edepsiz! Tez ‘efendimiz’ diye hitap edesin!’ demeye getirmiş… ‘ha şöyleee, bi de salavat getir de tam olsun zındık!’ diyen çıkmış… adam okudukça imana geliyor, yeni mi anladın bre nâdân!... darısı ötekilerin başına… diyecek olmuş kimileri de…
Biri de –şaka değil, harbiden- her gün bir hadisi köşesinde işlemesi tavsiyesinde bulunmuş.
Hatta, ‘spor yorumculuğunu yap, git Boxer’da yaz-çiz, sana mı kaldı bu işler, ağzına yüzüne bulaştırmışsın, inşaaaaaalllaaaaaaaaaahhhh devamı da gelir…’ cinsinden temenniler…
Öyle ya; Babaoğlu kıpkızıl kafir, gömgök gavurdu. Hidayete ermesini, İslam’ın sahipleri değerlendirip teraziye koymasın, kutlamasın da kim kutlasın, ölçsün, biçsin fasletsindi!
Okuyan az çok bilir. Babaoğlu, hakkı yenmeyecek adam, samimi bir dindarlık ve saf bir samimiyeti vardır onun… Bunu hep yapar…
Ama softalık diz boyu, beyinleri ve anlayışları b.k götürüyor… Öyle ki Babaoğlu, destur çekmeden bile yazamamış… İlahiyatçıların kibrinden ürkerek, hata etmekten Allah’a sığınarak başlamış yazmaya… Birileri Hz. Muhammed’i anlatacaksa hatta anlayacaksa onu da ilahiyatçılar yapar ya, yapmalı ya… Haklı adamcağız… Acınacak bir hal…
Tabi neticeye bakarsak ‘Kutlu(?) Doğum(!)’ amigoları kazanmış gibi gözüküyor. Sen bi-zim ne-bi-miz-sin!!! Ooo ooooo ooooo sen ne der-sen o- olur!
Hindi baba hindi heeeeeeeeeeeyyy Allah, mühtediye bindi heeeey Aaaaaall-llah!!!!!
En büü-yük pey-gam-beer; bii-zimm pey-gam-ber!!!!

Yüce yaratıcının terazisinde kimin anlayışı ağır basmıştır bilinmez, fakat, Babaoğlu, bizi bir kez daha, dini özünden okumaya davet ediyor… İlgilisine…
Nötr kelimeler kullanmaya çabalıyorum. Tanrı, bu dini, bu dine inananlardan korusun! Allahın cenneti geniştir. Haşmet ağabeyi de alır içine cennetinin beni de… korkuyorum softaları, silikon beyinlileri de alır mı diye sormadan geçemiyorum.. Gücenmeyin ama, bunlarla aynı dindensiniz, aynı dindeniz… Görünüşte öyle en azından… ‘Esasında din elit bir kavramdır; herkes inanırsa böyle olur.’ demeden de geçemiyorum.
Bu bergamot kafalı din erbabı ile olur ya cennette falan karşılaşırsam, Haşmet Abi’ye bırakmam işi, ortalığı birbirine katarım… Belki çok oluyorum ama…
Tüm sadeliğiyle dindarlık… Özlemiştik… Hatırladık. Ama Allah’tan dindar, peygamberinden peygamberci sofular sahneyi bırakmıyor. Slogan aynı: Haaaa-cıı, her-şe-ye kaaar-şı!!
Memlekete dindarlık lazımsa, onu da biz getiririz!