
Esasında her şey 1. Dünya savaşı ile başladı… İslam coğrafyası Batı tarafından maddi-manevi işgal ve her yönden saldırıya maruz kalmaya başlayınca, Müslüman milleti kendini sorgulamaya başladı: Ziya Paşa’nın deyişiyle “İslam imiş devlete pa-bend-i terakki” mi acaba diye bir hesaba çekme, hesaba çekilme. Zorunlu bir soru. Gerçi Ziya Paşa, ‘Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı.’ diyerek soruyu eleştirdi ama… Gerilemenin, geri kalmanın, işgale uğramanın sebepleri araştırılmaya başlandı. Bu sebeplerin tespit edilenleri arasında en klişeleşeni “Müslümanların çağın gerisinde kaldığı, pozitif bilime ayak uyduramadığı, bilimsellikten uzak kaldığı” yönündeki çıkarsama oldu. Ve yine Müslüman bilginler ve aydınlar kendilerince –yine klişe- bir çözüm geliştirdiler: Batının ilim ve fennini almak, kültür ve örfünden korunmak…
Bunca hengame arasında, e tabi, ne şiş yansın ne kebap, diye de düşünüldü: ‘Kur’an’ı pozitif bilimle uzlaştırmak ve pozitif bilime Kur’an’dan referans bulmak elzemdir…’
Bu uğurda ilk çalışmalar Mısır coğrafyasında, Mısırlı Nevfel önderliğinde başladı. Dr. Abdurrezzak Nevfel… Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Allah ve Modern İlim 1-2, (Allahü ve’l-ılmül Hadis, el-İslam ve’l-ilmu’l-Hadis) ve Nevfel’in ortaya attığı Kur’an’ın sayısal mucizeliği ve bu yöndeki bilgisayar hesaplamarına dayalı çalışmaları… Mısır’da Nevfel’in çalışmalarını Reşad Halife gibi rijit isimlerin yanı sıra Tantavi Cevheri gibi alimlerin teori ve eserleri izledi…
Abdurrezzak Nevfel’in eserleri Türkçe’ye de çevrildi; özellikle 1980li yıllarda hayli revaç da buldu, bununla da kalmadı, Türkçe’de özgün eserler telif edilmeye başlandı. Yine 80li yıllar… Safvet Senih müstear ismi ile yazan (Hüseyin Bayram ve İsmail Yediler müstear ismi de adı geçecek bu yazara aittir) Abdullah Aymaz; Yaratılış ve Kader, Kaderin İlmi İsbatı, Ölüm ve Diriliş, Kur'an ve İlimler, Zeka Tomrukları, Hep Taze Mucize, Ruhlar ve Ötesi, Şüpheler Üzerine, Kelimeler Armonisi, Hadislerin Işığında Hadiseler, Gaybın Haberleri, Hikmet, Dışa Yansıyan İç Dünyamız (1-2), Miraç Şehsuvarı, Hücre Devleti ismindeki kitap ve kitapçıklarında, aslında zaten bulunmuş olan bazı bilimsel gerçekleri “Bak, 1400 yıl önce Kuran’da zaten vardı!” anlayışyla temellendirmeye ve Kur’an’ın mucizeliğini dillendirmeye
çalışıyordu. Bu kişinin mensubu olduğu cemaatin dergi ve yayın organlarında da mucizevi olaylar resimlerle –sözde delilleriyle- çarşaf çarşaf yayınlanıyordu. Bu durum hala devam etmekte.
Ne zaman ki Neil Armstrong ve Edwin Aldrin, ay üzerinde o, insan için çok küçük insanlık ve bilim adına ise çok büyük ilk adımı attılar, bu noktada bir dönem daha başlamış oldu. Efsane ve gizemli öyküler, söylentiler birbirini kovalamaya başladı. Neil Armstrong ay yüzeyinde o hafif adımlarını zıplamavari şekilde atarken işittiği sesi, İstanbul’da dünyaya inince işitip anlamlandıracak ve ezan olduğunu öğrenecekti. E tabi hidayete erecekti. Fakat kendisinin Müslüman olduğu palavrası hiçbir zaman şehir efsanesi –daha doğrusu uzay efsanesi- olmanın ötesine geçemeyecekti. Kaptan Cousteau’nun(Jacques Yves Cousteau), tatlı ve tuzlu suyun birbirine karışmadan aktığı yeri(Cebelitarık boğazının derinlikleri olmalı) bulduktan sonra bunun Kur’an’da bahsedildiğini öğrendiği ve akabinde ve detayında, derhal ve behemehal imana geldiği de keza öyle.
Esasında ‘Mohammedanist’ denmeye şayan Goethe’nin gizli bir Müslüman olduğu ve –en azından- Muhammed Peygamber’in sevgisinin kendisini kurtarmaya yeteceği kuruntusu da Müslüman hafızasındaki kompleks ve aczin ve de zafiyetin göstergesi olarak yerini aldı ilerleyen yıllarda…
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu beyhude çaba ve kompleks sürdü gitti, sürüp gidiyor… Ne de olsa, Kur’an 1400 yıl önce bu hakikatlere işaret etmişti, bu Kur’an’ın bir mucizeliği değil de neydi, Modern Bilim(her nedense Müslüman milleti bu tamlamayı, ‘o…spu çocuğu’ tamlamasının insanda uyandırdığı tiksinti, iritasyon ve nefret havasında kullanır, işiteni de o havada işitir.) Kur’an’ın 1400 yıl önce ulaştığı ve işaret ettiği noktaya bugün daha yeni gelebiliyordu… Fakat kimse sormuyordu: Madem Kur’an 1400 yıl önce bu gerçekleri aslında söylemişti de, Müslüman milleti bu gerçekleri keşfetme şerefine neden erememişti? Neden bu şeref ‘Batılı’ya(Müslüman zihni, kısmen haklı olsa da, ‘mutlak hayvan’ anlamında kullanır bu sözcüğü) nasip olmuştu? Kimse sormadı çünkü, bilimsel bir gerçeğin keşfi, bulunmuş ve ispatlanmış bilimsel bir gerçekliği Kur’an’a onaylatmak/söyletmekten ve ayetten delil bulmaktan çok zordu. Ve medrese ve okullarda bilim adına –ilim demek daha doğru, tabi sadece bu cümle içerisinde daha doğru- hayz u nifas ahkamı ve taharet ve sular bahsi okumak daha cazipti. (Bu arada yabancısı için Fıkıh Sözlüğü: Hayız ve Nifas ahkamı, kadının sıvı haliyle ilgili bir dizi hükümden müteşekkildir. Taharet ve Sular bahsi de insanın katı sıvı ve gaz haliyle ilgilenir.)
Derken, bu tavır bir halet-i ruhiye kimliği kazandı: Kur’an’ın mucizeliğini, her şeyi önceden söylemiş olduğu tezini, bilimin Kur’andan ilham aldığını ve Kur’an’ın bilimden çok önce bilimsel gerçekliklere işaret etmiş bir kutsal metin olduğu savıyla insanları imana getirme ve İslam’a davet çabası. Öküzün altında buzağı ararcasına basite indirgenmiş hikmet avcılığı ve bu hikmetleri ve incelikleri aleme satma hastalığı: Hikmet-füruşluk ve olağanüstü olaylara tapma derecesinde bağlanma… Gözümüzün gördüğü, kulağımızın duyduğu her şeyde yaratıcının somut izini, imzasını ve mührünü arama hastalığı…
Az mı duyduk, gördük; “İçinde Besmele çıkan ağaç ve kütük parçalarını, ortasında Allah yazan domatesleri… Üzerinde Muhammed yazan koyunları… Sabah ezanı okunurken gökyüzünde beliren yüz ve göz resimlerini… Kayanın üzerindeki şekil, resim ve ayetleri… Secdeye kapanmış insan şekline benzeyen kayalıkları ve boğazlanırken Allah ismini tesbih eden inekleri…Bal peteğini Allah kelimesi şeklinde dolduran arıları”..? Duyduk, gördük, ama yetinmedik… Her baktığımız şeyde benzerlerini arama hastalığına tutulduk… Gördüğümüz, ya da fotoğraflarla bize sunulan sözcük, yazı, satır ve kelimelerin kaçıncı yüz yıl Arap harfleriyle yazıldığına bile bakmadan… Arap harflerini bile kutsadık… Sanki, yaratan her kimse, yarattığı her şeye elif-ba cüzündeki harflerle imza atıyordu…
Şirke yolculuk başladı derken…Bilimi dize getirelim, inanmayanın alnına şöyle bir çakalım derken nesneler/objelere, ineklere-koyunlara, taşa-kayaya, domatese ve gökyüzüne kutsallık atfeder olduk… Ziyaretlerine gittik; yaratıcının sözde imzasını görmek için…
Geçenlerde ajanslara bir haber düştü. “Rusya’da kolunda ve bacağında ayetler beliren çocuk! Şok, şok!! Bu bir mucize mi yoksa kıyamet alameti mi? İlahiyatçılar canlı yayında cevaplıyor…” repliği ile verildi haberler…. Çocuğun kolunda-budunda beliren şey ise, gerçekte ne belirdiği muamma aslında, dövme bile olabilir, hatta sihir, anlamsız Arapça harfler, harekeli(!) kelimeler, ve galiba yanlış görmediysem ‘Allah’ lafzı. Allah’tan, Moskova müftüsü dirayetli bir açıklama yaptı da, gaza gelinmemesi gerektiği ve bunun bir sahtekarlık olabileceğini ifade etti… Fakat Müslüman milleti çoktan bebeğin bulunduğu evi türbeye, bebeği de puta çevirmiş durumda… Şeyhlerin sakallarını öpüp, terini yalayanları çok görmemek gerek.
Bu olayların ve durumların sonu geleceğe benzemiyor pek… Esas sorun aslında şu: Bir gün bir ağacı kestiğimizde ortasında Karl Marx’tan bir aforizma yazılı olduğunu görürsek ya da gökyüzünde büyük harflerle ‘Saint Sai Baba’ yazısı görürsek? Koyun ya da ineğin üzerinde ayan beyan ‘Das Capital’ yazıyor… Ya da ormanda bir ayıyı yoga yaparken gördünüz… Karl Marx’ı bir peygamber gibi, Saint Sai Baba’yı bir veli gibi, ayıyı mübarek bir hayvan ve Hinduizmi, uzak doğu dinlerini ve yogilerı bir tarikat sisteminin unsurları gibi kutsayabilecek misiniz ve kafanız karışmayacak mı?
Bir de… İsterseniz bunların hepsini boş verin. Evrendeki eşsiz düzeni, uzayın derinliklerini, hassas dengeleri, iki ayak üzerinde nasıl dengede durabildiğinizi düşünün! Kulağınızın içindeki salyangozun sıvısı çalkalandığında neden başınızın döndüğünü ve kendinizi yerde bulduğunuzu, aynı sudan beslendiği halde farklı farklı meyve veren ağaçları düşünün! Ya da bunları da bırakın! E= mc2’yi, aynı suyun tekrar tekrar nasıl yağmur olarak döndüğünü, sera gazlarının dünyanın sıcaklığını neden artırdığını yahut amuda kalktığınızda yuttuğunuz suyun ve yediğiniz şeylerin neden ve nasıl midenize gidebildiğini… İsviçre’de Cern Laboratuarı’ndaki bilim adamlarının neyin peşinde olduğunu ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısını… Ortalama zekayı hayrete düşürebilecek, kafasını karıştırabilecek dengeleri ve var oluşu… Var oluşun peşinden koşmayı…
Çakma deliller, fason gerçeklikler mi? İnancı sıradanlaştırmak, takım tutarcasına Allah tutmak, olağan üstü gibi gözüken olayların efsununda boğulmak mı? Ya da yaratıcının, Tanrı’nın ya da Allah’ın her ne derseniz deyin, imza atmaya gerek duymadığı kompleks sistem ve eşsiz yapıtların derinliğine erişebilme çabası… Kur’an’ın davet ettiği hangisi, aslında çok açık…
“O kafirler, develerin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl birer kocaman direk gibi dikildiğine, yer yüzünün nasıl halı gibi ayaklarının altına serildiğine bakıp da ibret almazlar mı hiç..?!” (Kur’an / Ğaşiye 17-20)
Kafirlerin yanında; biraz da Müslümanlar bakıp ibret almayı denese… Yarışanlar bu uğurda yarışsa? Çünkü yaklaşıyor yaklaşmakta olan ve geri kalmış, arkadan gelen..!





















